UAO |
|
| Ana Sayfa Hakkımızda Aktiviteler İletişim Video/Foto | Türkçe English |
|
UNITED AIKIDO ORGANISATION
18.05.10
19 Mayıs 1919
Bugun 19 Mayıs Türk’ün yüce ATA’sı Mustafa Kemal’in çok sevdiği ulusunun kurtuluş mücadelesini başlattığı gün. Ülke işgal altında. Başkent İstanbul İngiliz ve Fransızların işgali altında. Hergün bir yer basılıyor, insanlar tekme tokat evlerinden, işyerlerinde atılıyor ve mülkleri işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin savaş gemileri boğazda demirlemiş, top namluları Dolmabahçe sarayına çevrilmiş. Padişah Vahdettin saltanatını korumak derdi ile işgal kuvvetlerinin her istediğine evet diyor, buna karşı çıkan herkesten kurtulmaya çalışıyordu. Anadoluda vatanseverler bir araya geliyor ve işgal kuvvetlerine karşı bölgesel direnişler yapıyorlardı. Padişah Vahdettin bu durumlardan dolayı her gün işgal kuvvetleri komutanları tarafında uyarılıyor, gereğini yaparak bu durumlara engel olması isteniyordu. Korkak Padişah bu isyancılara ! karşı Mustafa Kemal’i Samsuna gönderirken ; Paşa, Paşa şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin’’ demiştir. Ama bu bazılarının, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olan bazılarının dediği gibi Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşını başlatması için söylenmiş sözler değildir. Bunu söylerken padişah Mustafa Kemal’in Anadoluda işgal kuvvetlerine karşı koyan vatanseverleri yok ederek devleti ( osmanlı tahtını ) kurtarmasını umut ediyordu. Ulusuna ve tarihine ihanet eden bu dar görüşlü padişah elbette bu konuda da yanlış bir seçim yaparak Mustafa Kemal gibi bir yurtseveri, zamanın çok ötesindeki bu dahi insanı tanımadığını ve anlayamadığını bir kez daha göstermiştir. Türk’ün kurtuluşu başlamıştı. Kendi yaşamımda her umutsuzluğa düştüğümde, kendimi her çaresiz hisettiğimde aynı şeyi tekrarlarım; ‘’ 19 mayıs 1919 bundan daha iyi değildi, Ama inanç ve çok çalışma, doğru insanları seçmek başarıyı da getirecektir’’ Bu moralle yüce atamı bir kez daha sevgi ile anarak yoluma taze bir güç ve inanaçla devam ederim. Ne mutlu bize ki Mustafa Kemal’imiz var… M.Aygün 10.05.09
ANAYASAMIZ DİYOR Kİ : T.C. Anayasası Devlet başarılı sporcuyu korur.
17.04.09
ATATÜRK HAKKINDA ! ATAMIZIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ ANLAMAK İÇİN ELBETTE YABANCILARIN SÖYLEMESİNE İHTİYACIMIZ YOK. Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır. Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’ nin doğması, yeni Türkiye’ nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’ de giriştiği derin ve geniş inkilaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur. Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti. Savaş sonrası döneminin en yetenekli liderlerinden biri.
İnsanı teslim alıcı fevkalade önderlik kuvveti vardır. O, tetiktir, hazır cevaptır, dikkati çekecek kadar zekidir. Asker-devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye' nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir. Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa' nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa' nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi. O kişisel kazanç ve ün peşinde koşan basit bir diktatör değil, gelecek kuşaklar için sağlam temeller atmaya uğraşan bir kahramandı. Atatürk Türkiye' yi tek düşman kalmaksızın bırakmıştır. Bu zamanımızın hiçbir devlet şefinin başaramadığıdır. Almanya, ATATÜRK' ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda, tarihi eseri, özgürlüğü seven bütün milletler için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir. Kendisinin tarihi büyüklüğü, eseri olan yeni Türkiye' ye bakılarak bu günden ölçülebilir. Çelik gibi azim ve gayreti, uzağı gören akıl ve hikmetle birleşmiş olan bu gerçek halk önderi ve devlet adamı; Anadolu dağlarının en uzak ve ıssız köşesindeki köylere bile başka bir ruh aşılamıştır. Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk' ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar. O, kendi milleti ve beşeriyet alemi için beslediği muhabbetle, bir dahinin neler yarattığına dair, cihana fevkalade heyecanlı bir sahne seyrettirmektedir. Akıllı ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirdiği eseri halkların tarihinde izlerini bırakacaktır. Kemal Atatürk' ün karakterinin bir cephesini göstermek itibariyle bir noktayı hatırlatmak isterim. Bize savaşlarından birini anlatıyordu. Birdenbire durdu: Görüyorsunuz ya, dedi: birçok zaferler kazandım. Fakat bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum. Cesaret ve zekasından başka yüreği bu kadar yüce olan böyle bir Şef' in, yurdu için mucizeler yaratmış olmasına şaşılabilir mi? Savaş sonrasının en ileri gelen devlet adamlarından biri. Kendi başına bir klas oluşturuyordu ve hemen her açıdan tekti. Avrupa, savaştan sonra belirmiş az sayıdaki yapıcı devlet adamlarından birini kaybetti. Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır. İngiltere önce, cesur ve asil bir düşman, sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır. O, benzeri olmayan bir devlet adamı idi. Diktatörlerin tahammül edemediği serbest bir nizamla, başaramadığı ve başaramayacağı işler yapmıştır. Tarihte böyle adamlar devirlerine kendi adlarını vermişlerdir. O, Türkiye' nin önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye' nin Avrupa devleti olmasını sağladı, yakın doğunun tarihini değiştirdi. Savaş Türkiye' yi kurtaran, Savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk' ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O' nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye'nin Ata' sına değer bir görünümden başka bir şey değildir.(1938) Atatürk, Türk Milleti'nin ruhunda Türk Bayrağı gibi dalgalanan bir baştı. O genç ve dahi Türk Şefi'nin o esnada Çanakkale de bulunması, müttefikler bakımından tarihin en acı darbelerinden biridir. O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi. Bu Türk Milleti yastadır. Çünkü yeni Türkiye' nin yaratıcısı olan eşsiz şefini kaybetmiştir. Büyük düşüncelerin adamı, bir devlet mimarıydı. Atatürk öyle bir insandır ki, hayali değildir. İstediğini bilir, bildiğini yapar, yapamayacağı bir şeyi de istemez. Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk' tür. Hiçbir memleket, yeni Türkiye' nin Ata' sı tarafından başarılan kadar güçlü, hızlı ve kökten bir yenilik hamlesine erişmemiştir. Mustafa Kemal yeni Türkiye'nin kalbidir. Eski, yıpranmış bir toplumdan yepyeni, güçlü bir millet yaratmış, eşsiz kişiliğiyle kendini herkese saydırmış, enerjisiyle herkesi kendine inandırmıştır. Atatürk, şahsiyet ve yeteneğin dev gibi bir simgesi idi, O, yirminci yüzyılın en görkemli olayını yaratan adamdı. Atatürk, olağanüstü nitelikte bir devlet adamı, savaş sonrası dünya tarihinin en önemli simalarından biri idi. Dünyanın yetiştirdiği en büyük insanlardan biri. Atatürk, yalnız Türk Milleti'nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi. O' nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk. Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir devre için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır. Atatürk yalnız kahraman milletinin büyük bir Şef'i olmakla kalmamıştır. O, aynı zamanda insanlığın da en büyük evladı olmuştur. Dünya, çağımızın en dikkati çekici adamlarından birini kaybetti. Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkilapcı olmuştur. O olmasaydı modern Türkiye olmazdı. O' nun sayesinde Türkler, O' nun olağanüstü eserini izleyebilecekler ve zaten dünyaca pek yüksek olan onurlarını daha fazla yükseltebileceklerdir. Türkiye' yi yaratan, tarihimizin bu en Büyük Adam' ını başımı en derin hürmetle eğerek selamlarım. Yalnız bir asker değil, aynı zamanda yüzyılımızın bir daha göremeyeceği bir dahi idi. Hayatının sonuna kadar milleti' nin mutlak güveni ile kurduğu devletin başında muzaffer kumandanının kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir. Şaşırtıcı ve çekici bir kişi. Asker olarak büyük, fakat devlet adamı olarak daha büyük. Yüzyıldan beri Küçük Asya'nın çıkardığı en büyük lider. Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk Milleti'nin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı. Dünyanın çok nadir yetiştirdiği dahilerdendir. Dünya tarihinin gidişini değiştirmiştir. Yüzyılımızda, "olmayacak hiçbir şey yoktur" şeklindeki tarihi gerçeği ıspatlayan ilk adam olmuştur. Dünya, bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile yoksul düşmüştür. Çağının, belki de tüm tarihin en olağanüstü kişilerinden biri. Atatürk, tarihte, memleketinin en büyük adamlarından biri olarak kalacaktır. Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri değildir. Biz Pakistan'da, Onu geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha, doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever. Bizim aslımız rengi uçmuş bir kıvılcım iken, O' nun bakışı ile cihanı kaplayan ve aydınlatan bir güneş haline geldik. O' nun yaratıcı ruhunun ve ateşli yurtseverliğinin harekete geçmemiş olduğu hiçbir alan yoktur. Atatürk, tarihte teşkilatcı bir dahi, bir milletin harikalar yaratan yöneticisi ve memleketinin kurtarıcısı olarak kalacaktır. Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli başkanın yönetimi herkesin sevgi ve saygısını çeken büyük Türk Milleti'nin milli bağımsızlığını devamlı bir başarı ile kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır. Vatanını muhakkak bir parçalanmaktan kurtararak devlet gemisini güvenilir bir limana götürdükten sonra milletinden bir taht istemedi. O, kelimesinin bütün anlamıyla bir insan, eşsiz bir dahi, kahraman bir asker ve siyaset adamı idi. Atatürk'ün dehası, tarihte Türk Milleti'nin taşıdığı ruhun faziletine en yüksek örneklerinden birini teşkil edecektir. Tarih, silinmez harflerle bu devlet adamının ismini hak edecektir. Atatürk bir halk adamıdır. Kırılmaz azmi, keskin zekası ve kudreti kendisini yendiği alın yazısının önüne getirmiş, böylece yeni Türkiye'nin yaratıcısı olmuştur. Türkiye, dost ve düşmanlarının hayran olduğu bir deha adama, malik bulunmak bahtiyarlığına erişmiştir. 27.03.09
Wu Shu Federasyonu Seçimleri ve Aikido Hepimizi üzen bir gerçektir Aikido’nun federasyonunun olmaması. Federe olduğu günden beri aikido bir o federasyon bir bu federasyon içerisinde bir branş olarak yer aldı. Ve tabiki hep kenarda köşede kaldı. Her dönem yönetimde olanlar kendi anlayışları doğrultusunda ya da ilgileri oranında aikidoya zaman ve para ayırdı. Bugün Aikido yine kendi başına değil, isim olarak bile yer almadığı Wu Shu ( kung fu ) federasyonu içerisinde yer alıyor. . Federasyon başkanı seçildiğinden beri tanışmak kısmet olmadı. Seçimden hemen sonra kendileri ile tanışmak ve Aikido hakkındaki düşüncelerini öğrenmek için iki defa telefon ederek görüşme rica ettim sekreterinden. İkisinde de kimse geri dönmedi. Aikido bu federasyon döneminde bir gurup kişi tarafından , ellerinden geldiği oranda, bilgileri ve görgüleri oranında iyi niyetli bir çaba ile idare edildi. Önümüzdeki dönemde yine bir seçim var. Mevcut başkan ve yönetim yeniden aday. Bir diğer aday da Sayın Şeref İba. Sayın Şeref İba hakkında detaylı bilgiye www.serefiba.com adresinden ulaşabilirsiniz. -------------------------- GÜNCELLEME ; 28 Haziran 2009 tarihinde yapılan seçimde sayın Hocaoğlu yeniden başkanlığa seçilmiştir. Tebrik eder tüm camiaya faydalı olmasını dileriz. 15.08.08
SSS (Sormaktan Sıkılmadığınız Sorular) Zaman içerisinde okullarımıza başvuranların en çok merak ettikleri sorulara kısa cevaplarımız aşağıdaki gibidir.
14.08.08
Türkiye’de Aikido Nasıl Başladı? Türkiye’de Aikido’nun nasıl başladığına dair yazılar okudukça kendimi gülmekten alıkoyamıyorum. Acaba benim yaşadığımın dışınada başka bir Türkiye mi var diye düşünüyorum. Aşağıda, Türkiye'de Aikido'nun nasıl başladığını bu ülkenin ilk siyah kemerli aikidocusu olarak sizlerle paylaşıyorum.
Her ne kadar daha sonra Aikido popüler olunca bir anda 1960 ve 70’li yıllarda aikido çalıştığını söyleyen kişiler ortaya çıktıysa da bu iddiaların inandırıcı bir yanı yoktur. 1960’lı yıllarda Judo çalışanların bazı Judo tekniklerinin JuJutsu’da gelmesi nedeniyle Aikidoya benzetmeleri ve bunu dayanak göstermeleri Beyzbol oynamış birisinin Golf de oynadığını iddia etmesi gibidir. Ahmet Berkol Hoca’ya ait olan Kadıköydeki spor salonu açılırken, yardımları olur düşüncesi ile Avrupa ve Japonya’daki bazı kuruluşlara yazılan yazılar neticesinde, Tokyo’daki Aikido Genel merkezinin bu salondan haberi oldu. Bu dönemde Japon Komatsu firmasının Ortadoğu bölümüne genel müdür olarak atanan Kenji Kumagai ( Aikido 5. Dan ) bölgeye gelmeden önce Aikido genel merkezine giderek bölgede Aikido olup olmadığını sorduğunda olmadığı ancak bir salondan istek geldiği bilgisi kendisine verildi. Kenji Kumagai ilk önce merkez olarak tarihi olması nedeni ile Mısır’ın Kahire şehrini seçti. Ancak daha sonra İstanbul’a yaptığı bir seyahatte İstanbul’u çok beğenmesi nedeni ile ofisini İstanbul’a taşıdı. Çok ciddi şeker hastalığı sorunu olan Kumagai, İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra hastalanarak 6 ay kadar tedavi gördü. İyileşir iyileşmez de hemen Kadıköy’deki bu salona geldi. Salon’un sahibi olan Ahmet Berkol Hoca ile görüşmesinin hemen sonrasında Aikido derslerine, bu salonun değişik branşlardaki hoca ve kıdemli öğrencileri ile başladı. Bu derslerin öncesinde Aikido konusunda şöyle bir gelişme olmuştu; Spor Salonunda küçük çocuklara jimnastik dersi veren Lemi Bağdatlılar, bir gün Ahmet hocaya yurt dışında yaşayan bir yakınının Aikido diye bir spor yaptığını ve Türkiye’ye geldiği bir dönemde birkaç defa kendisi ile, esnek olmasından dolayı, biraz egzersiz yaptığını söyledi. Ahmet Hoca da Lemi Beyden hatırladığı kadarı ile ders vermesini istedi. Lemi Bey de derslerine başladı. Öğrencileri arasında daha sonra Kumagai Hocanın da derslerine katılacak olan İhsan Özgün ve Mevlüt Zor vardı.
Bir gün Ahmet Berkol Hoca, Lemi Bey ve ben dönemin popüler Uzakdoğu sporları dergisi Karakuşak’ı ziyaret etmek için yola çıktıktan sonra Kadıköy’de yürürken Lemi Beyi nasıl takdim edeceğimizden bahsettik. Lemi Bey Aikido konusunda herhangi bir diploması, kuşağı olmadığını söyleyince Ahmet Berkol Hoca ‘Dert ettiğin şeye bak Lemi, verdim gitti sana Aikido’da siyah kemeri’ dedi. Birlikte güldük.O günden sonra Lemi Bey Aikido’da siyah kemer oldu. Kumagai Shihan’ın derslere başlaması ile Lemi Bey de hakamasını ve siyah kemereni çıkararak beyaz kemer ile derslere başladı. Derslerin başlaması ile birlikte birkaç ay içerisinde gerek gurubun en gençlerinden birisi olmam ve gerekse de Aikidonun benim yapıma fazlasıyla uyması ve öğrenmeye açık olmam nedeni ile diğer arkadaşlarımdan derece olarak öne geçtim. Siyah kemer sınavına ben ve salonun sahibi Ahmet Berkol Hoca ( Hoca diyorum çünkü Aikido’yu birlikte çalışmamıza rağmen Ahmet Berkol Hoca Türkiye’nin en kıdemli Judo hocalarından biri idi.) diğer arkadaşlarımızdan birkaç ay önce girdik ve siyah kemer olduk. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin de ilk resmi Aikido dereceleri idi. Ahmet Berkol Hoca siyah kemerin ilk derecesini aldıktan sonra derslere düzenli olarak katılmayı bıraktı. Bu nedenle siyah kemerin 2. derecesine ancak yaklaşık 15 yıl sonra geçti. O günlerde derslere düzenli olarak katılan kişileri sayarsak bunlar Lemi Bağdatlılar, İhsan Özgün, Ali Uludağ, Neşe Altan, ( kendisi bu ülkenin ilk kadın aikidocusu,ilk kadın siyah kemer ve ilk kadın Aikido Hocasıdır.) Yalçın Yenice, Mevlüt Zor, Melih Toprakçı ve ben Mustafa Aygün olarak sayabiliriz. Arada zaman zaman derslere katılıp sonra da uzun aralar veren başka arkadaşlar da olmuştur. Türkiye’de Aikido’nun sevilmesinde teknik olarak olmasa da insani kişiliği ile Kumagai Shihan’ın eşi Shigemi’nin de büyük payı vardır. Yine onlar kadar olmasa da zaman zaman derslerimize katılan, bizlere yardımcı olan Mitsui’nin genel müdürü bay Ura’nın da adını anmak gerekir diye düşünüyorum. Kumagai Hoca’nın ders verdiği dönemde bizlere tercüman olarak yardımcı olan Komatsu firması görevlilerinden Ergin Sezen ve Hocanın şoförü Ekrem Abi de ( nur içinde yatsın ) o dönemin unutamayacağımız kişileri arasındadır. Yandaki fotoğrafta Türkiye'de yapılan ilk siyah kemer sınavından başarı ile çıkarak ülkemizin ilk resmi siyah kemeri olan ben ve Ahmet Berkol'un diploma töreninde mutluluğumuzu paylaşan İhsan Özgün, Yalçın Yenice, Neşe Altan, Ali Uludağ ve Lemi Bağdatlılar da daha sonra kısa aralıklarla siyah kemer olmuşlardır. Bir Çeşit Özgeçmiş Yıllar önce kaleme aldığım bir çeşit özgeçmişimdir. 1963 yılında Yugoslavya 'da doğdum. Türk kökenli bir ailenin en küçük çocuğu olarak doğduğum için annem ve ablamlar tarafından özellikle çokca şımartıldığımı zannediyorum. Çünkü zaman ilerleyip büyüyünce ve kız arkadaşlarim olmaya başlayınca ''sen ne kadar şımarık ve kendini beğenmişsin böyle'' sözlerini sıkça duyar oldum. Eh ne yapayım bu benim suçum değil beni boyle yetiştirmişler. Konumuzun Aikido oldugunu düşünerek şımartılmaya başladığım çocukluk günlerimden mümkün olduğunca savaş sanatları ile tanıştığım yıllara gelmeye çalışacağım. 6 yaşında ailemle birlikte Türkiye'ye gelerek yabancılara mahsus oturma teskeresi ile tanıştım. (Türkiye'de uzun sureli kalan yabancılar, yabancılar şubesine gidip polisten bu belgeyi almak zorundalar). 1969 yılında geldiğimiz Türkiye'de 1975 yılına kadar (bu arada ilkokulu da bitirdim) yabancı olarak yaşadıktan sonra devlete yaptığımız başvuru kabul edildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduk. Evet artık karşınızda Türk vatandaşı Mustafa Aygün var... Istanbul Kartal'daki Cevizli İlkokulundan sonra, Maltepe'deki Orhangazi Lisesi'ne ortaöğretim için kayıt oldum... İlkokulda olduğu gibi ortaokulda da çok başarılı bir öğrenciydim. Bunu ben söylemiyorum, aldığım teşekkür belgelerinden bazılarını hala saklıyorum. Ortaokulun ikinci sınıfındayken evimizin çok yakınında Judo ve Karate eğitiminin verildiği bir spor salonu açıldı. O güne dek benim için spor, futbol demekti. (Günümüzde hala milyonlarca kisi aynı fikirde sanırım) çok fazla reklamını yapmayan ya da yapamayan bu okul, artık benim ilgi odağım olmustu. Evimizin ikinci katından, salonun açık kalan penceresinden bazen içeridekileri görebiliyordum. Henüz dojonun kapısından girip dersi seyretmek için izin istemeye cesaret edemiyordum . O yıl yani ortaokul ikinci sınıfın bittiği yıl karar verdim. Çalışacak, para kazanacak ve karate öğrenecektim. Yaptım da. Kartal'da bir motelde oda temizlik gorevlisi olarak iş buldum. Maaşım 1250 liraydı ve bu benim için büyük paraydı çünkü o dönemin asgari ücretiydi ve asgari ücret henüz bu kadar sefil degildi Türkiye'de. Yaz sonunda biriktirdiğim parayla önce kendime okul kıyafetleri ve ders kitapları aldıktan sonra elimde kalan parayla tüm cesaretimi toplayarak karate salonuna gittim. Ikinci kattaki bu salonda kapıdan girince karşıma beyaz elbiseler giymiş bir kiz çıktı. Ona heyecan içerisinde kayıt olmak istedigimi anlattim. Sevimli bir gülümsemesi vardi. Benim gibi düşünen başka insanlar da çıktı sonralari ve bu kız yani Melike Zobu ünlenerek çokca film çevirdi (size bir sır; salondaki lakabı küçük ayı idi... ) Ve bu şirin kız küçük bir odaya gidip hocayı çağırdı. Hoca geldi. Aman Allah'ım iri bir adam. Sert bir yüz ifadesi vardı ve yanaklarından aşağıya dogru sallandırdığı bıyıkları ona daha da korkunç bir ifade veriyordu. Yapabileceğime inansam fırlayıp kapıdan kaçacaktım. Ama kaçamadım çünkü hoca ile konuşmaya baslamıştık. Hocamin adı Ahmet Berkol Ökten idi. Aylık ödemem gereken para 200 lira idi ve ben cebimdeki bütün parayı verdim. Bu 6 aylık ödemeye denk geliyordu (hocam hala soyler, "6 aylığını peşin yatırıp gelen tek öğrencidir Mustafa" diye...) Karate çalıştığım salon evime çok yakın olduğu için kısa bir süre sonra hoca salonun anahtarını da bana vermekte tereddüt etmedi. Okuldan gelir yemeğimi yer ve öğleden sonra salona gelirdim. Benden kısa bir süre önce başlamış olan Mehmet Yıldız isminde birisiyle de arkadaş olduk. Mehmet lokantalara damacana ile su dağıtırdı ve onun da işi öğlene doğru biterdi (tabii benim okulumdan bir farkla; o sabahin saat dördünde başlardı işe) Bütün gün öğleden sonra çalışırdık Mehmet'le. Çok güçlü ve çok esnek bir çocuktu Mehmet. Bir süre sonra askere gitti. Çok uzun bir zaman görünmedi ortalıkta. 1977 yılında başladığım Karate'yi çok fazla sevemedim. Belki de nedeni bacaklarımın yeterince esnek olmamasıydı. Tekme atmakta ve bacağımı kontrol etmekte pek başarılı değildim. Yine de iki yıla yakın çalıştım Karateyi. Bu arada belirtmem gerekir ki o ilk ödediğim 6 aylık peşin paradan sonra sadece birkaç ay daha para ödedim ve sonra parasızlık yüzünden ayrılmak üzereyken hocam Ahmet Berkol'un bana yaptığı bir iyilikle bir daha hiç para ödemedim derslere. Tabii ki ben de hocama borcumu ödemek için elimden geleni yapıyor ve salonla elimden geldiğince ilgileniyordum . 1979 yılına geldiğimizde artık farklı birşey yapmak istiyordum ve yine bizim salondaki Judo grubu sayesinde gerek çalısanlar gerekse de spor olarak Judo ilgimi çekmeye başlamıştı. Hocam bu isteğimi anlamakta gecikmedi ve eğer istersem Judo da yapabileceğimi söyledi. 1979 yılında başladığım Judo'yu büyük bir keyifle çalışıyordum. Müsabakalara katılmıyordum çünkü kanımca müsabik olmak için çok farklı bir çalışma içine girmek gerekiyordu ve ben de bunu istemiyordum. 1981 yılında liseyi bitirdim. Maltepe Orhangazi Lisesi'nde o fakir ama gerçekten çok özel okulda nice arkadaş, nice olağanüstü iyi ve fedakar hoca ile tanışmıştım. Matematik hocamız Mehmet Özmen Bey, Fizik hocamız Erol Üçyildiz, Felsefe hocamız İbrahim Bey ve son yılımızdaki Matematik hocamız, neredeyse bizimle yaşıt Aylin Hanım ve en çok sevdiğimiz, spordan kaynaklanan bir duyguyla çok özel bağlar kurduğumuz beden eğitimi hocamız Sevtap Hanım ..... İyi ki vardınız ve oradaydınız sevgili hocalarım... 1981-1982 yılında universiteye başladım. Marmara Üniversitesi İk.İd.Bl.Fak. İşletme Bölümü (girdiğimiz yıl henuz IITIA idi). Üniversitedeki ilk yılımda hocam Ahmet Berkol Kadiköy'de yeni bir salon açtı. Yeni açılan bu salon o gün için var olan en güzel özel spor salonlarından biriydi. Bu salonun açılması sırasında sayın Lemi Bağdatlılar'ın öncülüğü ile yabancı federasyonlara yazı yazıldı ve salonun varlığından haberdar edilerek destek olmaları istendi .Kimseden cevap gelmedi. Ancak yaklaşık bir yıl sonra 1983 yılının Haziran ayında salona bir Japon geldi. 5.dan Aikido hocası Kenji Kumagai. Bir japon firmasının Ortadoğu müdürlüğüne atanan bay Kumagai, vedalaşmak için gittiği Tokyo'daki Aikido genel merkezinden bizim dojonun adresini alarak Türkiye'ye geliyor. Önce bölge ülkeleri içinde merkez olarak Mısır'ı seçiyor ancak daha sonra bu fikrinden vazgeçerek İstanbul'a geliyor... Kumagai hocamız ilk olarak Ahmet Berkol hocamızın izni ile cumartesi günleri ders vermeye başladı. Kendisinin ilk öğrencileri arasında olup bugün halen Aikido ile bağını koruyan isimler şunlardır: Ahmet Berkol Ökten, Lemi Bağdatlılar, Ali Uludağ, İhsan Özgün, Yalçın Yenici, Neşe Altan, Mevlüt Zor ve bendeniz Mustafa Aygün. Bu ilk grup içerisinde sadece Mevlüt, hoca değildi, onun dışında hepimiz degişik branşlarda salonda hocalık yapıyorduk. Neşe, Yalçın ve ben Judo yapıyorduk ve zaman zaman da ders veriyorduk. Ali, Karate öğretmeniydi. Lemi Bey salonda cimnastik dersleri veriyordu. Ihsan Bey kıdemli bir Judocu olarak vardı. Ve tabii ki hepimizin başında hocamız Ahmet Berkol Ökten vardi. Dedim ya bu grupta sadece Mevlüt çömez Aikido derslerinde temel olarak bu grup vardı. Arada zaman zaman gelen arkadaşlar da vardı ama çok da düzenli değillerdi. Hocamız Kenji Kumagai'nin eşi Shigemi ve oğullari Shogo, Daijiro, Ryozo ve sonra da İstanbul'da doğan kızları Honami ile hep birlikte adeta bir aile olmuştuk. Aikido'yu büyük bir keyifle çalışıyorduk. Ahmet Berkol hocamız gayri ticari yanaştığı için bu olaya yeni üye almadan grubumuz bu kişilerle çalışmalara devam ediyordu. Küçük bir grup olmanın avantajı ile derslerimiz çok verimli geçiyordu. Yaklaşık iki yil sonra hocamız bizleri siyah kemer sınavına almaya karar verdi. Hepimizi büyük bir heyecan sardı. Kolay değil sınava giriyorduk. Ve sınav geldi çattı. Bir saaten fazla sürdü sınavımız (Ahmet Berkol hocam ve ben girdik sınava) ve sınav sonucunda yine Ahmet Berkol ve ben Türkiye'nin ilk resmi siyah kuşaklı Aikidocuları olduk (benim tanıdığım ilk aikidocu resmi bir derecesi bulunmamasına rağmen Sayın Lemi Bağdatlılar idi) Japonya'dan diplomalarımız geldiğinde, bir başka heyecanlandık. Salonumuzda bir parti verdik ve hatıra fotoğrafı çektirdik. Hocamız Kumagai de en az bizim kadar heyecanlı idi. Ben de heyecanlıydım. Ne de olsa Ahmet Berkol hocamla birlikte Türkiye'nin ilk siyah kemerli Aikidocuları olmuştuk. Bu arada üniversite eğitimim devam ediyordu ve ben hem çalışıp hem okuduğum için Aikido'ya geç kaldığım oluyordu. Hoca nedenini sordu ben de söyledim. Birkaç gün sonra Kumagai Hocam bana kendi şirketinde iş teklif etti. Daha önceki işyerimden aldığım paranın iki katı maaş, yabancı dil kursu için ücret ve dilediğimce Aikido çalışma şansı... Hayat çok güzeldi. Kendi ailemden çok hocam ve ailesi ile beraberdim ve her gün Aikido çalışıyordum. Doğrusu üniversite yaşantımda lisedeki kadar başarılı değildim bu nedenle okul uzadıkça uzuyordu. Hocam ve oğullari, özellike Daijiro, bana çok takılıyorlardı. Ama zaman geçiyor ve yavaş da olsa okul son senesine geliyordu. (yanlış anlamayın 4.değil 6.seneden bahsediyorum) Bu arada önce İhsan ağabey sonra da diğer arkadaşlar 2.dan olduk. Üniversite bitince hemen dilekçe ile başvurdum ve askere gittim. Ankara Etimesgut'ta 8 ay 201. kısa dönem olarak askerliğimi yaptım. Anlatmaya ne hacet, askerliğimi paşa olarak yaptım. Pardon, yani paşa paşa yaptım. Ben askerden geldiğimde Kumagai Hocamızın Türkiye'deki görevi sona ermiş ve Japonya'ya dönmüştü. Ama bu arada bana yıllar önce verdiği sözü tutmuş ve beni Japonya'ya davet etmişti. 1989 yılının Mart ayında Japonya'ya gittim. Askerden döndükten kısa bir süre sonra hocamın daveti üzerine Japonya'ya gitmek üzere hareket ettim. 11 saatlik bir uçuş sonunda önce Singapur'a vardım. Onca övgüsünü duyduğum Singapur'u görmeden, hele böyle bir fırsatı yakalamışken, geçmek mümkün degildi. Singapur çok güzel bir ülke. Singapur havayolarının hostesleri de çok güzeldi. Birkaç gün kaldim Singapur'da, ortalıkta öylesine dolandım. Çok sıcak ve nemli bir yer olan bu ülkede inanılmaz güzelikte hanımlar vardı. Yani melez bir ırk ve hepsi çok güzel. Neyse sevgili dostlar bu ülkede yaşadıklarım konusunda çok fazla ayrıntıya girmeden yolculuğun ikinci etabına geçiyorum. 7 saatlik bir yolculuk daha ve Tokyo Narita havaalanı. Uzun yolculuk beni oldukça yormuştu. Hareketsiz kalmak, çalışmaktan çok daha fazla yorucu olabiliyor bazen. Bir yatağa uzanıp, hareket etmeyen bir zeminde adam gibi deliksiz bir uyku müthiş cazip geliyordu doğrusu. Uzun bir dönem Japonya'da kalacağım için oldukça fazla eşya ile gelmiştim. Parasal olarak çok sıkıntılı bir dönemde olduğum için Japonya'da hiçbir sey satın almayacak şekilde bir bavul hazırlamıştım. Yani bavulum ağırdı ve ben bavulumla boğuşarak pasaport kontrole doğru ilerledim. Genç bir Japon görevli, gülümseyerek karşıladı beni. Nazikçe sorular sormaya başladı. Niçin geldiniz? Nerede kalacaksınız? Ne kadar kalacaksınız? Sorular sürüyordu. Aikido çalışmak için geldim. Hocamın evinde kalacağım. 3 ay kalacağım (vizesiz kalabileceğim süre idi bu nedenle bilerek 3 ay dedim). Son sorusu yine kibar bir yüz ifadesi ile ''uyuşturucu var mıüzerinizde?'' oldu... Gülümsedim, ''hayır bu sefer yok, belki gelecek sefere'' dedim. Hay demez olaydım, adamın yüz ifadesi birden değişti. Yahu ben şaka yaptım ama bunu şimdi adama biraz zor izah edeceğim gibi geliyor bana. Olabildiğince şirin hallerimi takınıp Aikido'cu olduğumu tekrar hatırlattım. Ülkemdeki ilk Aikido'culardan biriydim ve Japon'larla Japon kültürüne büyük ilgi duyduğumu, hatta Istanbul'da yaşayan bütün Japon'ların arkadaşım olduğunu, her hafta sonu onlarla beraber şehir dışına çıkıp ''softball'' oynadığımı, suşi ve sake'yi de çok sevdiğimi bir çırpıda izah edip, ne kadar çok aikido çalışmak için sabırsızlandığımı bir kez daha ifade ettim ve beklemeye başladım... İfadesiz bir yüz... Adamda hiç hareket yok. Bakışları üstümde, sanki adam kalp krizi geçirdi ayakta öldü ve bundan kendisinin de haberi yok gibi duruyor. Sonra gözlerini kırptı. Elinde neredeyse sayfalarınıçevire çevire eskittiği pasaportumu bana doğru uzatarak ''gambatte kudasai'' dedi. Bu Japonca'da ''elinden geldiği kadar mücadele et'' ya da ''sakın yılma'' gibi bir anlamı olan sözler... Ohhhh yirttık... Yerlere kadar eğilerek ve ağzım yırtılırcasına sırıtarak adama selam verdim ve hızla geçtim oradan... Önümdeki kapıdan çıkıp dışarıya çıktığımda şoke oldum. Aman allahım her yer çekik gözlü insanlarla dolu... Ne kadar da çoklar... Peki ben onların arasında beni bekliyor olması gereken hocamı nasıl bulacaktım? O beni buldu. Hoyyy !! diye bir ses duyunca hocamın beni bulduğunu anladım. Ses'e doğru döndüm ve hocamı gördüm. Heyecanla ve aylardır görüşmemiş olmanın verdiği bir özlem ve sıcaklıkla ona baktım o da bana, beni beş dakika önce kaybetmiş sonra da bulmuşçasına baktı. Gel der gibi bir işaret yaparak arkasını döndü ve yürüdü. Arkasından fırladım bu kalabalıkta onu bir gözden kaçırırsam onca insan arasında bulmam mümkün değildi diye düşünüyordum. Hoca önde kalabalığın arasından hızla yürüyor ben de koca bir bavul ve sırt çantasıyla posta maymunu Çita gibi arkasından yetişmeye çalışıyordum. Nasılsa binadan çıkınca şöförü çantamı alacak ve otomobilinde rahat edecektim. Ancak sanırım otomobili biraz uzaktaydı. Biraz sonra dayanamadım ve bir hamle ile yanına biraz daha yaklaşıp otomobilinin ne kadar uzakta olduğunu sordum. Durdu, bana baktı "Otomobilim yok trenle gideceğiz" dedi. Önce bir otobüse bindik. Sonra trene. Bu tren bizi şehire götürecekti. Ne güzel,eve varır varmaz hocamdan izin isteyip yatacaktım. Günlerden pazar, öğleden sonra belki uyku için biraz erkendi ama uzun yoldan gelmiştim ve çok yorgundum. Tren Narita havaalanından Tokyo‘ya giden özel bir trendi. Sanırım adı da SKYLINER‘dı Ueno tren istasyonuna geldiğimizde tren değiştirdik. Artık yorgunluğum had safhaya ulaşmıştı. Dayanamadım, sordum hocaya; ‘Evine daha çok yol var mı?’ Bana şaşırmış gibi baktı ve ‘eve gitmiyoruz, dojoya gidiyoruz’ dedi. Allahım sen bana yardımcı ol. Gittiğimiz dojo Saitama şehrinde Omiya diye küçük bir kasabanın dojosuydu. Hocası Ichitsuka son derece kibar ve sıcakkanlı dost bir insandı. Biz geldiğimizde ders başlamıştı. Alelacele soyunma odasına girdik ve giyinmeye başladık. Biraz sonra Ichitsuka Sensei yanımıza geldi ve bize hoşgeldiniz dedi. Hocam beni ona tanıştırdı. Ne dediğini anlamadım ancak Ichitsuka sensei’nin bakışlarından iyi şeyler olduğunu tahmin ettim. Ben de Japon geleneklerine uygun olarak eğilerek selam verdim. Başımı kaldırdığımda Ichitsuka sensei’nin tokalaşmak için uzattığı ancak ben eğildiğim için havada boş kalan elini gördüm. Hay allah yine bir pot kırmıştım galiba. Elini sıktım. Birlikte tatamiye çıktık. Yaklaşık 30 kişi vardı derste ve 60 tane meraklı göz benim üstümdeydi. Çalışmaya başladık. Ben oralara gelen ilk Türk aikido-ka‘ydım ve yalnız kendimi değil hocamı da bir ölçüde temsil ediyordum. Hem hocamı mahçup etmemek için hem de ülkemde kalan tüm aikido-ka‘larin gücü adına çalışmaya başladım. Her teknikte karşımdaki kişi değişiyor ve ben sürekli düşüyor, kalkıyor, düşürüyor sonra yine düşüyordum. Ders oldukça dinamik geçiyordu... Bana mı öyle geliyordu yoksa yanıldım mı bilemiyorum ama çalışan herkes bir yandan çalışıyor bir yandan da bana bakıyordu. Bu duygu bana güç ve hırs veriyordu. Gücümün son zerresine kadar boğuşuyordum. Artık gücümün bittiğine inandığım bir sırada ders bitti. Derin bir ohhh çektim. O sırada hocam Ichitsuka Sensei ile birşeyler konuştu. Diğerleri de kulak kabarttı. Ne dediklerini anlamaya çalışıyordum ama ne mümkün. Sonra hocam geldi ve dedi ki; ‘Mustafa, herkes sana hoşgeldin demek istiyor. Aikido’daki bir geleneğe göre hoşgeldin demek için herkesin sana dokunması lazim. Bunun için de en iyi yol seni herhangi bir teknikle 10’ar defa düşürmeleridir. İnanamadım. Nerdeyse bir yarım gün uçakla uçmuştum, sonra deliler gibi bir ders yapmıştım ve şimdi de beni dersteki herkes fazladan 10'ar defa düşürecekti. Derste 30 kişi vardi ve bu 300 defa düşürülmek demekti. Normal olarak derslerde ders sonunda 25 adet düşme yapılır ve bu herkesi de oldukça yorar. Ben 300 defa düşecektim... Gülümseyerek başladılar düşürmeye. Sırayla geliyor selam veriyor ve düşürüyorlardı. Önceleri sayıyordum düşmeleri. Sonra fark etmemeye başladım. Düşüyor ve kalkıyordum. Sanırım yavaş yavaş ölmeye başlamıştım. Vücudum artık kontrolümde değildi. Sonraları ağrılar da ortadan kaybolmaya başladı. Hiçbirşey hissetmez olmuştum. Ben herhalde ölmüştüm ve yukarıdan dojoyu seyrediyordum. Belki inanmayacaksınız ama bir an geldi ve kimse bana yaklaşmadı. Herkes durmuştu. Sonra sonra anladım. Herkes düşürmüstü beni ve ben galiba ölmemiştim. Bitti diye seviniyordum. Erken sevinmiştim çünkü hocam, sevgili hocam Kumagai beni düşürmelerini beğenmemişti. Yavaş yaptıklarını düşünmüş olmali ki onlara nasıl olması gerektiğini gösterdi. Bir fırtınada savrulan zavallı bir yaprağın neler hissetiğini kesinlikle anlamıştım... Öldürmeyen allah öldürmüyordu ve ben de ölmemiştim. Sadece Japonya'ya hoşgelmiştim 16.07.08
Merhaba! Kumagai Şihan’ın son ziyaretinde uzun uzun konuştuğumuz konu hakkında tüm ilgili kişilere bilgi vermek istiyorum. Bildiğiniz gibi pekçok ülkede aikikai kendisine bağlı organizasyon, hoca ve guruplara sahiptir. Bu guruplar da aikikai adına dan belgesi verme hakkına sahiptir. Aikikai Japonya’da kurulu bulunan bir vakıftır. Resmi olarak uluslararası bir organizasyon değildir. Ancak dünya üzerindeki Aikido hocalarının temeli hep aikikai olduğundan uzun yıllar dünyada sadece aikikai’nin verdiği belgeler kullanılmıştır. Bugün dünyada Aikido konusunda belirgin bir gelişmişliğe sahip tüm ülkelerin ve gurupların kendi kyu ve dan belgeleri vardır. Öğrenciler kendi organizasyonlarının belgelerini alır, yanısıra dilerlerse aikikai dan belgesi de alırlar. Aikido’da belgelerin manevi bir değeri vardır.Kişi bağlı bulunduğu hoca ve gurubuna ait belgeyi alır. Eğer profesyonel olarak aikidoyu bir meslek olarak seçmeyecekseniz diplomanın başkaca bir özelliği yoktur. Türkiye’de Aikidonun başladığı 1983 yılından bu yana aikikai belgelerimiz Kumagai HOcamız tarafından getirilmektedir. Ancak şimdi ülkemizde yeni bir dönem başlamaktadır. Bazo profesyonel arkadaşlarım gerek şahsen ve gerekse guruplar oluşturarak aikikaiye tanınmak için başvurmaktadırlar. Bu başvurular aikikai yetkililerince görüşülüp uygun görülenler kabul edildiğinde bu kişiler de aikikai adına dan belgesi verebileceklerdir. Hocam Kumagai Şihan bir süredir bana da aikikaiye başvurmam konusunda telkinde bulunmakta ve başvurduğum taktirde kabul edilmesi için Japonayada bana destek vereceğini söylemektedir. Bu konudaki fikirlerimi özellikle yazılı olarak ve herkesin okuyabileceği şekilde bildirmek istiyorum ki gelecekte bu konuyu istismar edeceklere bir belge, bana da sözlerimi hatırlamam için bir araç olsun. Dünyanın pek çok yerinde Aikido hocaları ve guruplari ile irtibat içerisindeyim. Ve gördüğüm şu ki artık aikikai belgesi vermek tamamı ile ticari bir olay haline gelmiştir. Parayı veren herkes belgeye sahip olmaktadır çünkü belgeyi verenlerin amacı iyi ve doğru aikido öğretmek değil, para kazanmaktır. Bu sadece aikikaide değil diğer organizasyonların belgeleri için de söz konusudur. Ben aikikai yada bir başka belgeye karşı değilim. Ama nasıl alındığı ile çok ilgiliyim. Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da öğrencilerimin arasından aikikai belgesi isteyenler olduğunda ben 25 senedir yaptığım gibi hocam Kumagai Şihan vasıtası ile getirteceğim. Aikikai’ye tanınmak ve kendimi kabul ettirmek için başvurmayacağım. Ben yaptığım ve öğrettiğim Aikido konusunda en ufak bir şüpheye sahip değilim. Verdiğim derecelerin ve öğrencilerimin sonuna kadar arkasındayım. Ne verdiğim eğitimin ne de verdiğim belgelerin bir başka makam tarafından onaylanması gereğini duymuyorum. Beni onaylama yada eleştirme hakkına sahip tek kişi bana Aikido’yu öğreten hocamdır. Gerisi çok da umurumda değildir. United Aikido Organisation gerek yurt içinde ve gereksede yurt dışında üye dojoları ile sağlam, teknik düzeyi ve insan kalitesi yüksek bir kuruluştur. Eşit şartlarda, kimsenin onayına gereksinim duymadan dünyadaki tüm aikido hocaları, okulları ve federasyonları ile işbirliğine hazırız. Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da aikikai’nin hocalarını olanaklarımız elverdiğince davet edip bilgilerinden faydalanmak hedeflerimiz arasında olacaktır. Gelecekte organziasyonumuzun yönetim kademesindekiler farklı bir düşünceye sahip olur ve farklı davranmak isterlerse elbette bu konudaki fikirlerine saygı duyarım. Bu, benim şu anda bulunduğum hoca ve karar verici konumumda söylediğim sözlerdir. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da en büyük yol göstericim ulu önderim, özgür ruhlu Atam Mustafa Kemal Atatürk’tür. Aikido ile dolu bir yaşam dilerim herkese. |
Mustafa Aygün'den
19 Mayıs 1919
Bugun 19 Mayıs Türk’ün yüce ATA’sı Mustafa Kemal’in çok sevdiği ulusunun kurtuluş mücadelesini başlattığı gün. Ülke işgal altında. Başkent İstanbul İngiliz ve Fransızların işgali altında. Hergün bir yer basılıyor, insanlar tekme tokat evlerinden, işyerlerinde atılıyor ve mülkleri işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin savaş gemileri boğazda demirlemiş, top namluları Dolmabahçe sarayına çevrilmiş. Padişah Vahdettin saltanatını korumak derdi ile işgal kuvvetlerinin her istediğine evet diyor, buna karşı çıkan herkesten kurtulmaya çalışıyordu. Anadoluda vatanseverler bir araya geliyor ve işgal kuvvetlerine karşı bölgesel direnişler yapıyorlardı. Padişah Vahdettin bu durumlardan dolayı her gün işgal kuvvetleri komutanları tarafında uyarılıyor, gereğini yaparak bu durumlara engel olması isteniyordu. Korkak Padişah bu isyancılara ! karşı Mustafa Kemal’i Samsuna gönderirken ; Paşa, Paşa şimdiye kadar bu devlete çok hizmet ettin. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin’’ demiştir. Ama bu bazılarının, gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olan bazılarının dediği gibi Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşını başlatması için söylenmiş sözler değildir. Bunu söylerken padişah Mustafa Kemal’in Anadoluda işgal kuvvetlerine karşı koyan vatanseverleri yok ederek devleti ( osmanlı tahtını ) kurtarmasını umut ediyordu. Ulusuna ve tarihine ihanet eden bu dar görüşlü padişah elbette bu konuda da yanlış bir seçim yaparak Mustafa Kemal gibi bir yurtseveri, zamanın çok ötesindeki bu dahi insanı tanımadığını ve anlayamadığını bir kez daha göstermiştir. Türk’ün kurtuluşu başlamıştı. Kendi yaşamımda her umutsuzluğa düştüğümde, kendimi her çaresiz hisettiğimde aynı şeyi tekrarlarım; ‘’ 19 mayıs 1919 bundan daha iyi değildi, Ama inanç ve çok çalışma, doğru insanları seçmek başarıyı da getirecektir’’ Bu moralle yüce atamı bir kez daha sevgi ile anarak yoluma taze bir güç ve inanaçla devam ederim. Ne mutlu bize ki Mustafa Kemal’imiz var… M.Aygün ANAYASAMIZ DİYOR Kİ : T.C. Anayasası Devlet başarılı sporcuyu korur.
ATATÜRK HAKKINDA ! ATAMIZIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ ANLAMAK İÇİN ELBETTE YABANCILARIN SÖYLEMESİNE İHTİYACIMIZ YOK. Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır. Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’ nin doğması, yeni Türkiye’ nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye’ de giriştiği derin ve geniş inkilaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur. Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti. Savaş sonrası döneminin en yetenekli liderlerinden biri.
Wu Shu Federasyonu Seçimleri ve Aikido Hepimizi üzen bir gerçektir Aikido’nun federasyonunun olmaması. Federe olduğu günden beri aikido bir o federasyon bir bu federasyon içerisinde bir branş olarak yer aldı. Ve tabiki hep kenarda köşede kaldı. Her dönem yönetimde olanlar kendi anlayışları doğrultusunda ya da ilgileri oranında aikidoya zaman ve para ayırdı. Bugün Aikido yine kendi başına değil, isim olarak bile yer almadığı Wu Shu ( kung fu ) federasyonu içerisinde yer alıyor. . SSS (Sormaktan Sıkılmadığınız Sorular) Zaman içerisinde okullarımıza başvuranların en çok merak ettikleri sorulara kısa cevaplarımız aşağıdaki gibidir. Türkiye’de Aikido Nasıl Başladı? Türkiye’de Aikido’nun nasıl başladığına dair yazılar okudukça kendimi gülmekten alıkoyamıyorum. Bir Çeşit Özgeçmiş Yıllar önce kaleme aldığım bir çeşit özgeçmişimdir. Merhaba! Kumagai Şihan’ın son ziyaretinde uzun uzun konuştuğumuz konu hakkında tüm ilgili kişilere bilgi vermek istiyorum. Aikido Okulları
|
Aikido nedir?
Herkes ilerlemiş. Ben yeniyim. Nasıl başlayacağım?
Türkiye’de Aikido 1983 yılının Haziran ayında, İstanbul Kadıköyde Samurai spor salonunda başladı.
O dönemde dersleri izlemiş ve sonra da Aikido çalışmış birisi olarak yapılanların çok da Kumagai Hocanın bize öğrettiklerine benzemediğini söyleyebilirim.